| |
Girişte belirttiğim gibi; Vitruvius'un öğrenilmesi gerektiğini söylediği bilimleri Platon, Aristoteles ve Farabi'ye göre sıralayıp aynı zamanda zaman dizgisel olarak da sınıflandırmaya çalışacağım. Her ne kadar kesin çizgilerle ayırmak mümkün değilse de, felsefede zaman dizgisel olarak farklı dönemler incelenir. Birçok filozof farklı yaklaşımlar getirmişse de, klasik, genel kabul görmüş bir felsefe zaman dizgisi, Hegel'e göre Antik Yunan'da Thales ile başlar. (Felsefe Tarihi-Hegel) Ayrıca yine Hegel’e göre bilgi kendi gelişiminde izlendiğinde onun kendiliğinden kendini bir sistem olarak oluşturduğu görülecektir. (Acar 2016)
Tün insanlığın dünya üzerindeki serüvenini, dönem dönem, Hegel'in felsefesindeki bir bireyin olgunlaşması süreci dönemleri gibi incelersek, bir olgunlaşma serüveni olarak, bugünü anlayabilmek için sıralamaya çalışınca; insanlığın, bu tarihsel süreçte bireyin olgunlaşma süreci gibi 'Doğal Evre'den başlayarak bugün 'Tin Evresi'ne varmış olduğunu düşünüyorum. Hegel'e göre bireyin olgunlaşma sürecini 'Felsefede ve Eğitimde Yaparak Öğrenme' başlığı altında incelemiştim. (Coskun 2021)
Yine Husserl'in (1859-1938) 'Kesin Bilim Olarak Felsefe' incelemesinde de, düşünsel ve bilimsel ilerleme, insanın düşünce dünyasında bir 'olgunluk' olarak da telafuz edilir.
Tarihselciliğin çökmekte olduğunu belirten Karl Popper'a göre; önce tarihe belirli bir bakış açısından bakmaya karar verilir; sonra da tarihteki bu görüş açısından geçerli olaylar betimlenir. Popper, bu bakış açısına, tarih anlayışı adını verir ve bir tarih anlayışına sahip olarak tarih yazmaya kalkışmak mümkün olabilir. Tarih okumaya başladığımız zaman oluşan bir ötekileştirme sorununa da çözüm olabilecek nitelikte; tüm insanlık tarihine ötekileştirmeden mümkün olabilecek bir bakış denemesi olarak da düşünebiliriz. Yaşadığımız zamanı anlayabilmek, zamanda yerimizi bulabilmek amacıyla tüm insanlığın bu ortak olgunlaşma sürecine genel bir çerçeve çizmeye çalışmak olarak da düşünülebilir. Yaşadığımız çağın bir 'bilgi çağı' olarak tanımlandığı düşünülürse, bilimle birlikte bir bilgi ve düşünce tarihi bakışı anlamlı görünüyor.
FDBM çalışmasının başlangıcında, büyük ölçüde Batı kaynaklı tarih anlatısı içinde kalındığında, Hegel’in bireysel gelişim ve olgunlaşma evreleri tarihsel süreci anlamak için oldukça tutarlı bir bakış açısı sunuyor gibi görünüyordu. Ancak araştırma Çin, Hindistan ve diğer kültürlere doğru genişledikçe, benzer düşünce yapılarının, yaşam ve ilişki kurma biçimlerinin farklı kültürlerde bulunmamasından ziyade, farklı kültürlerde farklı zamanlarda ortaya çıkması nedeniyle, aynı evrelerin bütün dünya için eşzamanlı ve tek çizgili bir kronoloji oluşturamayacağı sorunu belirginleşmeye başladı. Bu nedenle evreleri yalnızca tarihsel dönemler olarak değil, insanın doğa, diğer insanlar ve oluşturduğu çevreyle kurduğu ilişkinin farklı biçimleri olarak da okumak mümkün görünüyor. Hindistan’da iki bin yılı aşkın bir süre önce ortaya çıkan ve başka yerlerde, başka zamanlarda, farklı kültür ve söylemler içinde de çeşitli biçimlerde beliren karşılıklı bağımlılık, bağlantısallık ve bütünsellik düşüncelerinin bugün modern bilimsel araştırmalarda da farklı kavramsal araçlarla yeniden tartışılıyor olması bu açıdan dikkat çekici görünüyor. Ekoloji, karmaşık sistemler, ağ bilimi ve sinirbilim gibi alanlarda tek tek öğelerden çok, öğeler arasındaki ilişkilerin ve bu ilişkilerden doğan bütünün incelenmesinin giderek daha görünür hale geldiği söylenebilir. Bu yaklaşımları tarihsel felsefi öğretilerle özdeşleştirmenin doğru olmayacağını, ancak insanın kendisini bağımsız ve yalıtılmış bir varlık olarak değil, daha geniş ilişkiler bütünü içinde düşünmesine imkân vermeleri bakımından aralarında anlamlı bir yakınlık bulunduğunu düşünüyorum. Günümüzde kent ile doğa arasındaki ilişkinin yeniden kurulması ve gündelik hayatın daha yaşanabilir biçimde düzenlenmesi arayışı da bu açıdan, bireyin kendisini daha geniş bir ilişkiler bütünü içinde yeniden düşünmesine imkân veren bir Tin (Geist) Evresi yaklaşımı olarak değerlendirilebilir gibi görünüyor.
Bu nedenle FDBM’deki evrelerin, bütün toplumların aynı anda geçtiği tarihsel basamaklardan çok, farklı kültür ve dönemlerde farklı biçimlerde ortaya çıkabilen düşünme, yaşama ve ilişki kurma biçimleri olarak ele alınmasının daha anlamlı olabileceğini düşünüyorum. |
|
As I noted in the introduction, I will list the disciplines that Vitruvius considered essential for an architect to learn, categorize them in relation to Plato, Aristotle, and Al-Farabi, and also attempt a chronological classification.
In philosophy, although it is not possible to draw sharp boundaries, periods are commonly examined in chronological order. Despite the variety of philosophical approaches, G. W. F. Hegel suggests a classical and widely accepted philosophical chronology that begins with Thales in Ancient Greece.(History of Philosophy-Hegel) Hegel also argues that when knowledge is traced through its own development, it can be seen to constitute itself as a system.(Acar 2016)
If we examine the course of humanity on Earth period by period—analogous to the stages in an individual’s maturation in Hegel’s philosophy—and try to outline it as a “maturation narrative” in order to understand our own time, it seems to me that humanity has progressed historically from a “Natural Stage” toward what Hegel would call the “Spirit” (or “Geist”) stage. I previously examined the individual’s process of maturation in Hegel under the title “Learning by Doing in Philosophy and Education” (Coskun 2021) A similar notion also appears in Edmund Husserl’s essay 'Philosophy as Rigorous Science'(1859–1938), where intellectual and scientific progress is articulated as a kind of “maturity” within the human “world of thought.”
According to Karl Popper, who stated that 'historicism' is collapsing, one first decides to view history from a particular standpoint; then one describes those historical events that appear significant from that standpoint. Popper calls this standpoint an “understanding of history,” and on this basis it may be possible to attempt writing history through such an explicit “understanding of history.”
In this sense, the present work can also be seen as an attempt to view the whole of human history—without discrimination—in a way that may help address the tendency to draw discriminations when we begin reading history. It may also be understood as an effort to sketch a general framework for humanity’s shared process of maturation, so that we can better grasp the time we live in and locate ourselves within it. Given that our era is often described as an 'information age', such an approach to history through the development of knowledge and thought—together with the sciences—seems meaningful.
At the beginning of the FDBM study, while the research remained largely within a Western-oriented historical narrative, Hegel’s stages of individual development and maturation seemed to offer a fairly consistent way of understanding the historical process. However, as the research expanded toward China, India, and other cultures, it gradually became apparent that the main difficulty was not the absence of similar structures of thought, ways of life, and forms of relationship in different cultures, but rather the fact that they appeared at different times. This seems to make it difficult to describe the same stages as a simultaneous and linear chronology for the whole world. It therefore appears possible to read these stages not only as historical periods, but also as different ways in which human beings relate to nature, to other people, and to the environments they create. From this perspective, it is striking that ideas of interdependence, interconnectedness, and wholeness, which appeared in India more than two thousand years ago and also seem to have emerged in different places, times, cultures, and discourses, are today being discussed again through different conceptual tools in modern scientific research. In fields such as ecology, complex systems, network science, and neuroscience, the study of relationships among elements, rather than isolated elements alone, seems to be becoming increasingly visible. I do not think it would be appropriate to identify these contemporary scientific approaches directly with historical philosophical teachings; however, there appears to be a meaningful affinity between them insofar as both allow human beings to think of themselves not as isolated and independent entities, but as parts of wider networks of relationships. From this point of view, the contemporary search for reconnecting the city with nature and for organising everyday life in more liveable ways may also be considered as an approach toward a Spirit (Geist) Phase, in which the individual can rethink themselves as part of a broader relational whole.
For this reason, I think it may be more meaningful to approach the phases in FDBM not as historical stages through which all societies pass at the same time, but as forms of thought, life, and relationship that may emerge in different ways in different cultures and periods. |
|